1 Haziran 2017 Perşembe

Breaking Bad

Breaking Bad izlemeye başlamak benim için verilmesi zor bir karardı. Çünkü çok fazla yerde "gelmiş geçmiş en iyi dizi" yorumlarını okuyordum. Biz dizi çok iyi olabilir, evet, ama bu diziyle alakalı olarak çok fazla "en iyi" yorumu duymuştum. Tabi beklentiler maalesef ki hayal kırıklıklarını arttıran en önemli unsur. Bu koşullarda bu diziye başlamak büyük bir risk elbette benim için. Ama en nihayetinde de başlamaya karar verdim.


Dizi beklediğimden de karakter odaklı bir yapıdaydı. Bu da herkesin sevebileceği bir şey değil açıkçası. Ama ben karakter gelişimlerini izlemeyi seven biri olarak, bunu takip etmekten büyük zevk aldım. Tabi bazen bu karakter gelişiminin bazı noktalarda hızlı gittiğini düşünsem de, her şey mükemmel bir şekilde ilerledi. Sırf bu yüzden bile bu dizi izlenmeyi ve hakkında uzun uzun konuşulmayı hak ediyor. Ben diziyi bitireli kısa bir süre olsa da, tadı hala damağımda kaldı ve youtube'dan sürekli videolarını izlerken buluyorum kendimi.


Aslında çok daha yetenekli bir kimyager olmasına rağmen, bir lisede kimya öğretmenliği yapan Walter White; kanser olduğunu öğrendikten sonra, uyuşturucu yapımında çok para olduğunu görünce Jesse Pinkman ile ortak olup bir karavanda kristal meth yapmaya başlarlar. Çünkü White öldükten sonra ailesine para bırakmak istemektedir. Daha dizinin başında böyle kötü bir işe girmek isteyen Mr. White'a direk hak veriyorsunuz zaten. Neden paraya ihtiyacı olduğunu ve neden bunları yapmak zorunda olduğunu anlıyorsunuz. Hatta dizi ilerledikçe de Walter White'ın geçmişi hakkında bazı şeyler öğreniyoruz ve karakter gelişimi hakkında da bazı soru işaretlerini çözmüş oluyoruz. Tabi bu işlere girmek o kadar da kolay değildir. İlk başlarda acemi şansları onlara yardımcı olsa da, sandıklarından çok daha fazla değişkene sahip bir meseleydi bu uyuşturucu olayı. Meht'i yapıyorlardı yapmasına ama nasıl satacaklardı? Bu noktada da daha büyük insanlarla tanışıp, ilk aşamada öngörmedikleri hızda büyümeye başlayacaklardı. Jesse Pinkman ise yaşadığı birçok tranvatik olay neticesinde hayattaki öncelikleri konusunda büyük bir değişim yaşayacaktır.


Dizinin başında hamile olan eşi Skyler White ise bana göre diziyi izleyenlerin çok fazla gereksiz yere eleştirdiği bir isim. Evet malum sahnede benim bile içim acıdı ama onun dışında hep kocasının yanında olmaya çabaladı kendisi. Herkesin yapamayacağı kadar arkasında durdu Walter White'ın. Bacanağı Hank ise çizgisini hiç bozmayarak hep doğru bildiği şeylerin peşinden gitmesiyle sevdiğim bir karakter oldu. Tabi bazen Sherlock'luğunun tutması yok arttık dedirtse de, sevdiğim bir karakterdi kendisi. Avukat Saul Goodman ise herhalde dizideki en sevilen isimlerin başındadır. Bu yüzden olacak ki spin off'u bile yapıldı. Tabi bir de bunun yanında Mike Ehrmantraut'u anmazsak olmaz. Benim dizide sevdiğim isimleri bunlardı kısaca.


Dizinin çoğunluğu esasen Walter White ve Jesse Pinkman arsındaki ilişki çerçevesinde ilerliyor. Birbirlerine son derece bağlı ve birbirlerini çok seven iki insanın dostluğu. Tabi Walter White'ın hırsı Jesse fark etmese de ona büyük zararlar vermeye başlıyor. Büyük paralar kazanıyorlar ama paradan daha önemli şeylerini kaybediyordu Jesse. Gitgide daha hassas ve duygusal bir hal almaya başlıyor bir süre sonra. Hayatındaki bu değişimlerin sebebinin aslında Walter White olduğu ve onun alttan alta onu yönlendirdiğini fark etmesi uzun sürse de, yine de ikisinin de bir yanı hep birbirini sevmeye devam edecektir.


Gelelim benim bu diziyi en çok sevdiğim yerine; yani finaline. Yukarıda yazdığım gibi bu dizinin en büyük olayı mükemmel karakter gelişimleri. Dizideki bütün karakterler 5 sezon boyunca davranması gerektiği gibi davrandı. Kimse için neden böyle yaptı demedim. Her şey olması gerektiği gibiydi. Dizi de bu doğrultuda bitmesi gerektiği gibi bitti. Dizi o kadar güzel bitti ki, hiçbir şekilde "neden" sorusunun sordurmadı bana. İlk bölümden son bölüme kadar kafamda oynattığımda hikayeyi, mükemmel bir finalle son buldu dizi. Farklı bir şekilde bitseydi dizinin geneli hakkındaki düşüncem bile değişebilirdi. Çok dizi izlemiş biri değilimdir ama izlediğim diziler hep kötü final yapan ya da diziyi uzatma gereği duydukları için hikayeyi sündürmekten saçma bir yere gitmiş dizilerdi. Bunları izledikten sonra genelde kendimi söver halde buldum hep. Ama Breaking Bad ilk defa bana güzel duygular yaşatan bir final tadı yaşattı. Sırf bunun için bile sevilir bu dizi.


Son olarak dizinin özellikle ilk iki sezonunun yeri ayrıdır bende. O kadar gülüyordum ki izlerken, artık kendime vurmaya başlıyordum. Hatta arada diziyi durdurup dinleniyordum. Baya komedi dizisi gibi izliyordum. Özellikle de 1x2'deki küvet sahnesi gördüğüm en komik şeylerden biri olabilir kesinlikle. Uzun lafın kısası, eğer övülüyor diye beklentiler sizde ön yargı oluşturuyorsa bunu yapmayın kendinize. Mutlaka bu diziyi izleyin.

23 Mayıs 2017 Salı

Guy Ritchie TOP 5

Guy Ritchie'i fazlasıyla seven biri olarak son filmi King Arthur: Legend of the Sword'u izledikten sonra TOP 5 listesi yapmak istedim.


1- Snatch


2- Lock, Stock And Two Smoking Barrels


3- Rocknrolla


4- Sherlock Holmes


5- King Arthur: Legend of the Sword

Jodaeiye Nader Az Simin - A Separation

Bazı filmler vardır ya, hani neden daha önce izlemedim diyerek üzüldüğünüz. İşte tam da böyle bir film A Seperation. Film bittiğinde bile zihninizi kurcalayan bir şeyler bırakan, sizi düşüncelere sevk eden bir yapım. Bu tadı her film vermiyor ne yazık ki. Uzun zamandır Asghar Farhadi filmlerini izlemeye başlamayı umuyordum. Ve benim için ilk filmi bu oldu. İran'lı yönetmen Farhadi, aynı zamanla bu filmle en iyi yabancı dilde film oscar ödülünü de kucaklamış.

Film bizlere bir takım olaylar anlatıyor ve buradaki kişilerin hepsinin haksız olduğu bir taraf var. Ama yönetmen kesinlikle bir tarafa doğru yönelmenizi istememiş. Herkesin farklı kişiyi haklı bulacağı şekilde tarafsız kalmış. Hikaye içerisinde gelişen olayları izleyicinin sorgulamasını ve yorumlamasını istemiş. 2 saatte başarması güç bir şeyi yapmış ve bütün karakterin alt metnini doldurmuş. Hepsinin hikayesini, neye nasıl tepki vereceğini, karakterini izleyiciye anlatıyor. Karakter gelişimi açısından da mükemmel yazılmış bir hikaye.

Film daha çok hizmetçi kadın ve Nader arasındaki hukuk mücadelesi ve kim haklı kim haksız kavgası üzerine gibi dursa da aslında birden çok fazla hikayeyi içinde barındırıyor. Simin ve Nader'in boşanma hikayesi, Simin ve kızı arasındaki iletişimsizlik, Nader ve kızı arasındaki ilişki, kızına daha çok güvenmesi, onunla konuşması ve onun düşüncelerine göre hareket etmesi. Ve ayrıca tabi hizmetçi kadın ve kocası arasındaki hikaye de takibi güzel olan başka bir şey. Bunları ve daha fazlasını 2 saate sığdırmak gerçekten de yönetmenlik başarısıdır bana göre.

Her şey bir yana tabi ki de İran hukuk sistemi eleştirisidir de bu film. Bunun yanında ise, inançlar ve çıkarlar arasında kalan insanların davranışları, çıkarların insan davranışlarına etkilerini de çok güzel şekilde görüyoruz film içerisinde.

Mutlaka herkesin izlemesi gereken bir film. Ayrıca filmi izledikten sonra kamera arkasını da izlemenizi tavsiye ederim.

20 Mayıs 2017 Cumartesi

Soundtrack #2 - Laura Marling - What He Wrote

On Body and Soul filminde duyduğum bu şarkıyı o günden beri inatla tekrar tekrar dinlemeye devam ediyorum. Şarkının filme inanılmaz uyması da bir yana, filmin etkileyiciliğine de katkı sağlıyor. Tabi Laura Marling'in  diğer şarkılarını da keşfetmemi de sağladı. Filmler sayesinde böyle güzel sesler de keşfedebiliyorum.

1 Mayıs 2017 Pazartesi

#AyrtonSENNA

Böylesi bir isme göz yaşları döktürecek kadar büyük birisiydi Senna. Ne dense eksik kalır. Sadece unutmadık demek istiyorum. 
 

17 Nisan 2017 Pazartesi

36. İstanbul Film Festivali - İzlediklerim #2

36. İstanbul Film Festivali maalesef sona ererken, geride güzel anılar ve güzel filmler bıraktı. Festivalin ikinci haftasında 6 film izleme şansım oldu. 2 tanesi ilk gösterimi olan yerli filmlerdi. Bunları yönetmenler eşliğinde izleme şansı elde ettim. İşte izlediklerim:

Mana Mou İstanbul

Belgesel İstanbul'da gerçekleşen 6-7 Eylül olaylarını tanıklarının ağzından bizlere sunmakta. O dönem o olayı bizzat yaşamış olan kişiler bizlere hem hissettiklerini hem de yaşadıklarını aktarmakta.

An Insignificant Man - Önemsiz Bir Adam

Hindistan'da seçim dönemi Arvind Kejriwal isimli bir siyasetçinin girdiği seçim yarışını ve Hindistan'daki seçim havasını görmemizi sağlayan bir belgesel.

Les Vies de Therese - Therese'nın Hayatları 

Fransa'da feminizm, eşcinsellik gibi konularda görüşleriyle ön plana çıkmış olan Therese Clerc'in son anlarının kayıt altına alınmasıyla oluşturulmuş bir belgesel. Belgeselde ayrıca feminizm ve eşcinsellik konularıyla ilgili başka insanların da konuya bakış açısını görmekteyiz.

Üçüncü Bölgeden Hücum Varyantasyonları

Hakkari Gücü kadın futbol takımının mücadelesi ve futbolcu kadınların hayatlarını, ailelerinin olaya bakışını, toplumun onlara bakışını gibi şeyleri bizlere başarılı bir şekilde yansıtmış olan bir belgesel. Festival kapsamında izlediğim en güzel yapımlardan biri kesinlikle. Çünkü belgesel izleyiciye vermek istediği tüm duyguyu tam olarak veriyor. Kameranın varlığına rağmen doğal bir iş çıkmış ortaya.

Raftan - Ayrılık

Birbirlerini çok seven bir çiftin büyük bir sorun yüzünden Türkiye üzerinden Avrupa'ya mülteci olarak kaçmak için çabalamalarının hikayesi. Fakat sınırı geçmek o kadar da kolay olmayacaktır.

Kır Düğünü

Mısır usulü bir komedi filmi. İzlerken salon fazlasıyla eğlenmiş görünüyordu. Bol bol aşk çıkmazı, bir düğün, güzel yemekler ve eğlenceli bir film.

7 Nisan 2017 Cuma

36. İstanbul Film Festivali - İzlediklerim #1

36. İstanbul Film Festivali bu hafta gayet güzel bir şekilde başladı. Festivalin reklamlarını baya beğendiğimi söylemeliyim. "Kaldır Kafanı" sloganı da baya hoşuma gitti. En çok izlemek istediğim film olan "Manifeso"ya bilet alamamak ise üzdü. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, filmlerdeki altyazı senkron sorunu fazlasıyla sinir bozucuydu. İngilizce ve Türkçe altyazıların aynı anda gelmemesi dikkati feci halde dikkat dağıtıyor. Hatta bugün izlediğim filmde altyazı birkaç dakikalığına yoktu bile.

Açık söylemek gerekirse Manifesto dışında izlemek istediğim film ya da bildiğim bir yönetmen yoktu. Bu yüzden yeni filmler ve isimler keşfetmek için güzel bir yol aslında festival zamanları. Her festival gibi bunda da tarih ve saatlere bakmadan aldığım biletler yüzünden gidemediğim filmler oldu/olacak. Şimdilik 5 film izleme şansım oldu. Bu filmler:

El Invierno - Kış

Karla kaplı bir bölgedeki çiftlikte eski kahyanın emekliliği sonrası yerine geçen bir adamın hikayesini izliyoruz filmde. Film boyunca gerçekleşen bazı olaylar merak duygusunu canlı tutmakta. Fakat filmdeki sessiz hava yer yer sıkılmalara yol açabilmekte.

Ta'ang

İç savaş sebebiyle Çin sınırını geçmek isteyen Ta'ang halkının yaşadıklarını bizlere gösteren bir belgesel. İnsanların bu göçebe hayatla yaşadıkları zorlukları gayet basit ve net şekilde izleyiciye aktarabilmiş yönetmen.

American Anarchist - Amerikalı Anarşist

19 yaşındayken yazdığı "Anarşistin Yemek Kitabı" isimli kitap ile birçok patlayıcı tarifi veren William Powell ile yüzleşilen bir belgesel. Geçmişteki bir çok olayda kitabın da isminin geçmesi, şu an neler düşündüğü, nasıl bir hissiyat içinde olduğu gibi bir takım sorular sorulup bunlara cevap aranıyor.

No Quarto da Vanda - Vanda'nın Odası

Açıkçası bu belgeselin konusunu dahi anlamadım. O kadar sıkıldım. Harabe bir mekanda kafaları  güzel iki kızın hikayesi ne yazık ki bir yere gitmemekte kararlı gibiydi.

Miss Sharon Jones!

Kanser hastalığına yakalanan Sharon Jones'un sahnelere olan sevgisini, kansere olan inadını ve güçlü sesini bizlere gösteren bir belgesel. Sharon Jones'un sesiyle ve enerjisiyle büyülenmemek elde değil. Şimdilik izlediklerim arasından en iyisi bu belgesel.