13 Eylül 2017 Çarşamba

Richard Linklater TOP 5

1- Before Sunset

2- Boyhood

3- Dazed And Confused

4- Before Sunsire

5- Tape

12 Eylül 2017 Salı

Ayın Yönetmeni - Richard Linklater #Ağustos

Ayın yönetmeni olarak bu ay Amerikalı yönetmen Richard Linklater'ı seçtim. Kendisi benim zaten sevdiğim bir yönetmendi ve bu sebeple de izlemediğim filmlerini izleyebilmek için fırsatın bu olduğunu düşündüm. Amerikan sinemasının o büyülü ve dev bütçeli yapımları arasında kendi tarzını ortaya koyarak sıyrılmış ve tarzını da izleyicilere kabul ettirmiş, Amerikan bağımsız sinemasının en iyi isimlerinden birisidir kendisi.

Yönetmen en çok yazdığı diyaloglar ile ön plana çıkıyor. Dana önceden de izledim Before Üçlemesi zaten bunun en büyük örneği. Ki bu üçleme bu türde izlediğim en iyi filmler ve izlediğim en iyi üçlemelerden biridir. Özellikle de Before Sunset'i ayrı bir severim. Bence bu filmler fikir olarak da çok iyi. Ayrıca deneysel sinema örneği olarak kabul edebileceğim(bence) filmlerini de izledim ve her biri gayet de başarılı. Slacker, Walking Life ve Boyhood gibi. Farklı şeyler denemeyi sevdiği zaten sinematografisinden de belli oluyor.

Öncelikle izleyebildiğim ilk filmi olan 1991 yapımı Slacker izle başladım. Slacker'ı izlerken bir mutluluk için girdim. Çünkü daha önce bu filmden haberim dahi yokken böyle bir film çektiğimi hayal etmiştim. Net bir konusu olmayan ve kameranın çektiği kişi ve o kişiyle karşılaşan başka biriyle kameranın devam etmesi fikri. Bu fikrin daha önceden çekilmiş olması ve özellikle de Richard Linklater tarafından çekilmiş olması çok hoşuma gitti.

Daha sonra ise 70'li yılların lise hayatını anlatan Dazed and Confused ile devam ettim. Bu film ve Everybody Wants Some!! ile dönem filmlerindeki başarısını da bizlere göstermiş oldu. Dönemin şartlarını yansıtma konusunda kesinlikle çok iyi. Özellikle Dazed and Confused'ı izlediğim en başarılı gençlik filmlerinden biri olarak hafızamın bir köşesine attım. Yine bir lise hikayesi olarak bakarsak da The School Of Rock da türü için gayet iyi bir film.

Gelelim Before Üçlemesine. Benim için Richard Linklater demek Before Üçlemesi demek. O derece seviyorum bu filmleri. Özellikle de ikinci filmi. Diyaloglar mükemmel ve zekice yazılmış. Sadece yürüyüp sohbet eden iki insandan çok daha fazlası bana göre bu filmler. Suratımda hep bir gülümseme ile izletti kendi. İnsanda aşık olma duygusunu üst seviyeye çıkartıyor. Geçenlerde seriye 4. film çekme düşüncelerinin olduğunu duydum. Sevinsem mi üzülsem mi bilemedim. O kadar çok seviyorum ki, bunun bozulacak olma ihtimali bile korkutuyor beni. Julie Delpy'in yaşlanmış olma ihtimali de beni derinden üzün şeylerden biri. Ama yine de izlemek istiyorum.

Son olarak da bahsetmek istediğim filmi Boyhood. Çekimleri aynı oyuncularla 12 yılda tamamlanan çok iyi bir film. Anne ve babası boşanmış olan bir çocuğun hayatının 12 yıllık evresine tanık oluyoruz. Film ilerledikçe çocuk daha da büyüyor. O büyüdükçe daha da olgunlaşıyor. Herkesin çekmeye cesaret edebileceği bir film değil bana göre. Ve kesinlikle kurgu olarak hiçbir şekilde bir bozukluk hissetmiyorsunuz olay akışında. Yönetmenin ne kadar iyi olduğunun başka bir kanıtıdır bana göre bu film.

Richard Linklater'ın gelecek filmlerini fazlasıyla merak ediyorum şimdide.

9 Eylül 2017 Cumartesi

Müzeleri Keşfediyorum #1

Bir boş zamanımda İstanbul'daki müzeleri gezmeyi kafama koymamla yola çıktım. İstanbul'daki müzeleri, en azından müze kart geçen müzeleri, gezdiğim bir maraton yaptım. Fakat ne yazık ki müzelerin çoğu restorasyon halindeydi. Büyük Saray Mozaikleri Müzesi ve Türk İslam Eserleri Müzesi dışındaki tüm müzelerde bir şekilde bir çalışma vardı. Hatta bazılarına hiç giremedim bile. Ama yorucu da olsa benim için gayet güzel bir yolculuk oldu. İstanbul'da bazı yerleri keşfetmemi de sağladı ayrıca.

1. Gün: İlk olarak Türk İslam Eserleri Müzesi'ne gittim. Burada özellikle İbrahim Paşa'yı ve dönemini, yaşadıklarını  hayal etmek güzeldi. Terasından hipodromu izleyişini hayal ettim. Buradan çıkıp Ayasofya Müzesi'ne gittim. Ayasofya'nın farklı bir havası var ve bunu çok seviyorum. İçinde restorasyon olduğu bir bölümüne erişim olmasa da ihtişamından bir şey kaybetmemişti. Oradan çıkıp Soğukçeşme Sokağı'na gittim. Daha sonra Gülhane Parkı'nda biraz zaman geçirip İstanbul Arkeoloji Müzesi'ne girdim. Buraya ilk girişim bu oldu. Fakat zamanım yetmediği için yarım bırakıp çıkmak zorunda kaldım.

2. Gün: İlk iş olarak direk yarım kalan İstanbul Arkeoloji Müzesi'ne gittim. Açık olan her yeri gezdim böylelikle. Bizden en az bin yıl önce bu topraklardan yaşayan insanların nerelerde neler yaptığını görmek, onları hissetmek gerçekten de insanı o anlara götürüyor. O heykellerin ihtişamına kapılıyor insan. Buradan çıkıp Topkapı Sarayı'na gittim. Topkapı Sarayı'nda en sevdiğim bölümler olan hazine odası, silah bölümü ve kıyafetlerin bulunduğu bölüm restorasyondaydı. Kıyafetleri ben bulamadım ya da. Fakat yine de Topkapı Sarayı beni her zaman olduğu gibi fazlasıyla etkilemeyi başardı. Daha sonra Büyük Saray Mozaikleri Müzesi'ne gittim. Buraya gitme gibi bir planım yoktu, çünkü varlığından haberim yoktu. Herhalde İstanbul'un en az bilinen yerlerinden biridir Kariye Müzesi'yle birlikte. Ki burası Sultan Ahmet Camii'nin hemen altında. Tam bir saklı hazine. Büyük Saray'ın ihtişamı hakkında bize bilgiler sunuyor. Daha sonra buradan çıkıp arka sokaklardan biraz dolaşıp günü sonlandırdım.

3. Gün: Güne Topkapı'da başladım. Sur boyunca yürüyüp sulara çıkabileceğim bir yer aradım. Aslında buldum da, ama tek başıma olduğum için cesaret edemedim açıkçası. Burada yürürken ilk olarak karşıma Mihrimah Sultan Camii çıktı. Kesinlikle hayran kaldım. Mükemmel bir eser. Farklı bir yapısı, farklı bir hissi vardı. Buradan çıkıp yürümeye devam ettim ve Tekfur Sarayı'na geldim. Ne yazık ki restorasyon sebebiyle içine girilmiyordu. Fakat çevresinde olmak bile güzeldi. Sonra Kariye Müzesi'ne gittim. Çok güzel bir şeyle karşılaşacağımı biliyordum fakat Kariye Müzesi çok daha fazlaydı. Hatta büyük kısmı restorasyonda olduğu için kapalı olmasına rağmen bu seviyede etkilendim. Tamamı açık olsaydı neler olacaktı kim bilir. Ayrıca çevresinde bulunan binalar da ortamı daha da güzelleştirmiş durumda. Buradan da ayrılıp yürüyerek Anemas Zindanları'na gittim. Restorasyon sebebiyle kapalıydı sanırım. Çevresinde yarım saat dolaşmama rağmen kapısını dahi bulamadım. Daha sonra pes edip sahilden Haliç'e doğru yürüyüp günü sonlandırdım.

Şimdi sırada ise özel müzelere gideceğim bir maraton var. Umarım en yakın zamanda bunu gerçekleştirebilirim.

16 Ağustos 2017 Çarşamba

Ayın Yönetmeni - Ken Loach #Temmuz

Her ay bir yönetmene ait filmleri izlediğim bir seri yapmayı düşünüyorum. Umarım bunu becerebilirim. Yönetmene ait her filmi değil ama onun hakkında fikir sahibi olacak kadar film izlemeyi planlıyorum. Bazen ise daha önceden filmlerini izlemiş olduğum yönetmenlerin kalan filmlerini izlediğim bir maraton yapmak istiyorum. Temmuz ayı için Ken Loach ismini seçtim. Bu seçim biraz tesadüfi oldu açıkçası. Çünkü hiç aklımda olan bir isim değildi. Politik filmler de pek izlemeyi tercih ettiğim yapımlar olmuyor açıkçası. Ama İngiliz sinemasına olan sevgimin arttığı şu günlerde bir İngiliz yönetmen seçmek güzel olur diye düşündüm.

Ken Loach'ın 8 filmini izleme şansım oldu bu süre zarfında. Daha sonra izlemek üzere izleme listeme eklediğim birkaç filmi de var. Bu 8 film içinde sadece Route Irish'i ortalamanın altında buldum ve Ken Loach da kötü film yapabiliyormuş demek ki dedim. Filme dair aklımda hiçbir şey kalmadı şu an. Bu da zaten eksi bir özellik. 

Ken Loach politik filmleriyle ön plana çıkan bir yönetmen. Filmlerde sıradan insanların önemsiz gibi görünen ama onlar için çok ama çok önemli olan olayları izleyiciye aktarıyor. I, Daniel Blake'te yaşlı bir adamın bürokrasiye karşı verdiği mücadeleyi izlerken, bu yaşanan sorunların sadece Daniel Blake'in değil herkesin sorunu olduğunu da anlatıyor bizlere. Ya da Bread and Roses'da işçi, göçmen ve sendikalar ile ilgili problemler sadece o insanların değil herkesin problemi olduğunu söylüyor bizlere. Bunlar sıradan insanların hikayesi de olsa görmezden gelemeyiz diyor. 

Yönetmenin en sevdiğim filmi ise Kes oldu. Billy Casper isimli bir çocuğun çevresinden gördüğü psikolojik ve fiziki şiddete rağmen kendine bir uğraş bulup yırtıcı bir kuş olan kerkenez evcilleştirmesini anlatıyor. Bu arada arka planda ise okulda öğretmenlerin çocuklara davranışı, ailenin Casper'a davranışı gibi sorunları da izliyor. Okulda iyi bir öğrenci olmasa da ilgilendiği konu olan yırtıcı kuşların evcilleştirilmesine konu gelince müthiş bir zevkle ve istekle bunu sınıfa anlattığını görmek çok güzeldi gerçekten de. 

Looking For Eric ise sıradan bir adamın özelinde hayatın ta kendisini anlatıyor. Tabi bir de Eric Cantona gibi bir isim de filme dahil olması beni heyecanlandırmıştı. Filmin sonunda ise heyecanımın gerçekten de zirve yaptığını da belirtmeliyim.

Ayrıca izlediğim diğer filmler ise; The Wind That Shakes The Barkey, Land and Freedom ve The Angels' Share. 

30 Temmuz 2017 Pazar

Edgar Wright TOP 5

Edgar Wright'ın son filmi Baby Driver filmini hazır izlemişken kendi TOP 5 listemi hazırlayayım dedim. Edgar Wright benim için İngiliz sinemasının en iyi yönetmenlerinden biridir. Çektiği bütün filmler kendine has izleyici kitlesini çekti ve bugünlere geldi. Özellikle; benim için yönetmene karşı Spaced dizisiyle başlayan bu sevgi, şu an üst noktalara ulaşmış bulunuyor. Son olarak şunu söylemem gerekiyor ki, şu an TOP 5 listesi yapıyor olsam da, bütün filmlerini ayrı ayrı çok seviyorum.


1- Shaun of the Dead

2- Scott Pilgrim vs. The World

3- The World's End

4- Hot Fuzz

5- Baby Driver

1 Haziran 2017 Perşembe

Breaking Bad

Breaking Bad izlemeye başlamak benim için verilmesi zor bir karardı. Çünkü çok fazla yerde "gelmiş geçmiş en iyi dizi" yorumlarını okuyordum. Biz dizi çok iyi olabilir, evet, ama bu diziyle alakalı olarak çok fazla "en iyi" yorumu duymuştum. Tabi beklentiler maalesef ki hayal kırıklıklarını arttıran en önemli unsur. Bu koşullarda bu diziye başlamak büyük bir risk elbette benim için. Ama en nihayetinde de başlamaya karar verdim.


Dizi beklediğimden de karakter odaklı bir yapıdaydı. Bu da herkesin sevebileceği bir şey değil açıkçası. Ama ben karakter gelişimlerini izlemeyi seven biri olarak, bunu takip etmekten büyük zevk aldım. Tabi bazen bu karakter gelişiminin bazı noktalarda hızlı gittiğini düşünsem de, her şey mükemmel bir şekilde ilerledi. Sırf bu yüzden bile bu dizi izlenmeyi ve hakkında uzun uzun konuşulmayı hak ediyor. Ben diziyi bitireli kısa bir süre olsa da, tadı hala damağımda kaldı ve youtube'dan sürekli videolarını izlerken buluyorum kendimi.


Aslında çok daha yetenekli bir kimyager olmasına rağmen, bir lisede kimya öğretmenliği yapan Walter White; kanser olduğunu öğrendikten sonra, uyuşturucu yapımında çok para olduğunu görünce Jesse Pinkman ile ortak olup bir karavanda kristal meth yapmaya başlarlar. Çünkü White öldükten sonra ailesine para bırakmak istemektedir. Daha dizinin başında böyle kötü bir işe girmek isteyen Mr. White'a direk hak veriyorsunuz zaten. Neden paraya ihtiyacı olduğunu ve neden bunları yapmak zorunda olduğunu anlıyorsunuz. Hatta dizi ilerledikçe de Walter White'ın geçmişi hakkında bazı şeyler öğreniyoruz ve karakter gelişimi hakkında da bazı soru işaretlerini çözmüş oluyoruz. Tabi bu işlere girmek o kadar da kolay değildir. İlk başlarda acemi şansları onlara yardımcı olsa da, sandıklarından çok daha fazla değişkene sahip bir meseleydi bu uyuşturucu olayı. Meht'i yapıyorlardı yapmasına ama nasıl satacaklardı? Bu noktada da daha büyük insanlarla tanışıp, ilk aşamada öngörmedikleri hızda büyümeye başlayacaklardı. Jesse Pinkman ise yaşadığı birçok tranvatik olay neticesinde hayattaki öncelikleri konusunda büyük bir değişim yaşayacaktır.


Dizinin başında hamile olan eşi Skyler White ise bana göre diziyi izleyenlerin çok fazla gereksiz yere eleştirdiği bir isim. Evet malum sahnede benim bile içim acıdı ama onun dışında hep kocasının yanında olmaya çabaladı kendisi. Herkesin yapamayacağı kadar arkasında durdu Walter White'ın. Bacanağı Hank ise çizgisini hiç bozmayarak hep doğru bildiği şeylerin peşinden gitmesiyle sevdiğim bir karakter oldu. Tabi bazen Sherlock'luğunun tutması yok arttık dedirtse de, sevdiğim bir karakterdi kendisi. Avukat Saul Goodman ise herhalde dizideki en sevilen isimlerin başındadır. Bu yüzden olacak ki spin off'u bile yapıldı. Tabi bir de bunun yanında Mike Ehrmantraut'u anmazsak olmaz. Benim dizide sevdiğim isimleri bunlardı kısaca.


Dizinin çoğunluğu esasen Walter White ve Jesse Pinkman arsındaki ilişki çerçevesinde ilerliyor. Birbirlerine son derece bağlı ve birbirlerini çok seven iki insanın dostluğu. Tabi Walter White'ın hırsı Jesse fark etmese de ona büyük zararlar vermeye başlıyor. Büyük paralar kazanıyorlar ama paradan daha önemli şeylerini kaybediyordu Jesse. Gitgide daha hassas ve duygusal bir hal almaya başlıyor bir süre sonra. Hayatındaki bu değişimlerin sebebinin aslında Walter White olduğu ve onun alttan alta onu yönlendirdiğini fark etmesi uzun sürse de, yine de ikisinin de bir yanı hep birbirini sevmeye devam edecektir.


Gelelim benim bu diziyi en çok sevdiğim yerine; yani finaline. Yukarıda yazdığım gibi bu dizinin en büyük olayı mükemmel karakter gelişimleri. Dizideki bütün karakterler 5 sezon boyunca davranması gerektiği gibi davrandı. Kimse için neden böyle yaptı demedim. Her şey olması gerektiği gibiydi. Dizi de bu doğrultuda bitmesi gerektiği gibi bitti. Dizi o kadar güzel bitti ki, hiçbir şekilde "neden" sorusunun sordurmadı bana. İlk bölümden son bölüme kadar kafamda oynattığımda hikayeyi, mükemmel bir finalle son buldu dizi. Farklı bir şekilde bitseydi dizinin geneli hakkındaki düşüncem bile değişebilirdi. Çok dizi izlemiş biri değilimdir ama izlediğim diziler hep kötü final yapan ya da diziyi uzatma gereği duydukları için hikayeyi sündürmekten saçma bir yere gitmiş dizilerdi. Bunları izledikten sonra genelde kendimi söver halde buldum hep. Ama Breaking Bad ilk defa bana güzel duygular yaşatan bir final tadı yaşattı. Sırf bunun için bile sevilir bu dizi.


Son olarak dizinin özellikle ilk iki sezonunun yeri ayrıdır bende. O kadar gülüyordum ki izlerken, artık kendime vurmaya başlıyordum. Hatta arada diziyi durdurup dinleniyordum. Baya komedi dizisi gibi izliyordum. Özellikle de 1x2'deki küvet sahnesi gördüğüm en komik şeylerden biri olabilir kesinlikle. Uzun lafın kısası, eğer övülüyor diye beklentiler sizde ön yargı oluşturuyorsa bunu yapmayın kendinize. Mutlaka bu diziyi izleyin.