16 Ağustos 2017 Çarşamba

Ayın Yönetmeni - Ken Loach #Temmuz

Her ay bir yönetmene ait filmleri izlediğim bir seri yapmayı düşünüyorum. Umarım bunu becerebilirim. Yönetmene ait her filmi değil ama onun hakkında fikir sahibi olacak kadar film izlemeyi planlıyorum. Bazen ise daha önceden filmlerini izlemiş olduğum yönetmenlerin kalan filmlerini izlediğim bir maraton yapmak istiyorum. Temmuz ayı için Ken Loach ismini seçtim. Bu seçim biraz tesadüfi oldu açıkçası. Çünkü hiç aklımda olan bir isim değildi. Politik filmler de pek izlemeyi tercih ettiğim yapımlar olmuyor açıkçası. Ama İngiliz sinemasına olan sevgimin arttığı şu günlerde bir İngiliz yönetmen seçmek güzel olur diye düşündüm.

Ken Loach'ın 8 filmini izleme şansım oldu bu süre zarfında. Daha sonra izlemek üzere izleme listeme eklediğim birkaç filmi de var. Bu 8 film içinde sadece Route Irish'i ortalamanın altında buldum ve Ken Loach da kötü film yapabiliyormuş demek ki dedim. Filme dair aklımda hiçbir şey kalmadı şu an. Bu da zaten eksi bir özellik. 

Ken Loach politik filmleriyle ön plana çıkan bir yönetmen. Filmlerde sıradan insanların önemsiz gibi görünen ama onlar için çok ama çok önemli olan olayları izleyiciye aktarıyor. I, Daniel Blake'te yaşlı bir adamın bürokrasiye karşı verdiği mücadeleyi izlerken, bu yaşanan sorunların sadece Daniel Blake'in değil herkesin sorunu olduğunu da anlatıyor bizlere. Ya da Bread and Roses'da işçi, göçmen ve sendikalar ile ilgili problemler sadece o insanların değil herkesin problemi olduğunu söylüyor bizlere. Bunlar sıradan insanların hikayesi de olsa görmezden gelemeyiz diyor. 

Yönetmenin en sevdiğim filmi ise Kes oldu. Billy Casper isimli bir çocuğun çevresinden gördüğü psikolojik ve fiziki şiddete rağmen kendine bir uğraş bulup yırtıcı bir kuş olan kerkenez evcilleştirmesini anlatıyor. Bu arada arka planda ise okulda öğretmenlerin çocuklara davranışı, ailenin Casper'a davranışı gibi sorunları da izliyor. Okulda iyi bir öğrenci olmasa da ilgilendiği konu olan yırtıcı kuşların evcilleştirilmesine konu gelince müthiş bir zevkle ve istekle bunu sınıfa anlattığını görmek çok güzeldi gerçekten de. 

Looking For Eric ise sıradan bir adamın özelinde hayatın ta kendisini anlatıyor. Tabi bir de Eric Cantona gibi bir isim de filme dahil olması beni heyecanlandırmıştı. Filmin sonunda ise heyecanımın gerçekten de zirve yaptığını da belirtmeliyim.

Ayrıca izlediğim diğer filmler ise; The Wind That Shakes The Barkey, Land and Freedom ve The Angels' Share. 

30 Temmuz 2017 Pazar

Edgar Wright TOP 5

Edgar Wright'ın son filmi Baby Driver filmini hazır izlemişken kendi TOP 5 listemi hazırlayayım dedim. Edgar Wright benim için İngiliz sinemasının en iyi yönetmenlerinden biridir. Çektiği bütün filmler kendine has izleyici kitlesini çekti ve bugünlere geldi. Özellikle; benim için yönetmene karşı Spaced dizisiyle başlayan bu sevgi, şu an üst noktalara ulaşmış bulunuyor. Son olarak şunu söylemem gerekiyor ki, şu an TOP 5 listesi yapıyor olsam da, bütün filmlerini ayrı ayrı çok seviyorum.


1- Shaun of the Dead

2- Scott Pilgrim vs. The World

3- The World's End

4- Hot Fuzz

5- Baby Driver

1 Haziran 2017 Perşembe

Breaking Bad

Breaking Bad izlemeye başlamak benim için verilmesi zor bir karardı. Çünkü çok fazla yerde "gelmiş geçmiş en iyi dizi" yorumlarını okuyordum. Biz dizi çok iyi olabilir, evet, ama bu diziyle alakalı olarak çok fazla "en iyi" yorumu duymuştum. Tabi beklentiler maalesef ki hayal kırıklıklarını arttıran en önemli unsur. Bu koşullarda bu diziye başlamak büyük bir risk elbette benim için. Ama en nihayetinde de başlamaya karar verdim.


Dizi beklediğimden de karakter odaklı bir yapıdaydı. Bu da herkesin sevebileceği bir şey değil açıkçası. Ama ben karakter gelişimlerini izlemeyi seven biri olarak, bunu takip etmekten büyük zevk aldım. Tabi bazen bu karakter gelişiminin bazı noktalarda hızlı gittiğini düşünsem de, her şey mükemmel bir şekilde ilerledi. Sırf bu yüzden bile bu dizi izlenmeyi ve hakkında uzun uzun konuşulmayı hak ediyor. Ben diziyi bitireli kısa bir süre olsa da, tadı hala damağımda kaldı ve youtube'dan sürekli videolarını izlerken buluyorum kendimi.


Aslında çok daha yetenekli bir kimyager olmasına rağmen, bir lisede kimya öğretmenliği yapan Walter White; kanser olduğunu öğrendikten sonra, uyuşturucu yapımında çok para olduğunu görünce Jesse Pinkman ile ortak olup bir karavanda kristal meth yapmaya başlarlar. Çünkü White öldükten sonra ailesine para bırakmak istemektedir. Daha dizinin başında böyle kötü bir işe girmek isteyen Mr. White'a direk hak veriyorsunuz zaten. Neden paraya ihtiyacı olduğunu ve neden bunları yapmak zorunda olduğunu anlıyorsunuz. Hatta dizi ilerledikçe de Walter White'ın geçmişi hakkında bazı şeyler öğreniyoruz ve karakter gelişimi hakkında da bazı soru işaretlerini çözmüş oluyoruz. Tabi bu işlere girmek o kadar da kolay değildir. İlk başlarda acemi şansları onlara yardımcı olsa da, sandıklarından çok daha fazla değişkene sahip bir meseleydi bu uyuşturucu olayı. Meht'i yapıyorlardı yapmasına ama nasıl satacaklardı? Bu noktada da daha büyük insanlarla tanışıp, ilk aşamada öngörmedikleri hızda büyümeye başlayacaklardı. Jesse Pinkman ise yaşadığı birçok tranvatik olay neticesinde hayattaki öncelikleri konusunda büyük bir değişim yaşayacaktır.


Dizinin başında hamile olan eşi Skyler White ise bana göre diziyi izleyenlerin çok fazla gereksiz yere eleştirdiği bir isim. Evet malum sahnede benim bile içim acıdı ama onun dışında hep kocasının yanında olmaya çabaladı kendisi. Herkesin yapamayacağı kadar arkasında durdu Walter White'ın. Bacanağı Hank ise çizgisini hiç bozmayarak hep doğru bildiği şeylerin peşinden gitmesiyle sevdiğim bir karakter oldu. Tabi bazen Sherlock'luğunun tutması yok arttık dedirtse de, sevdiğim bir karakterdi kendisi. Avukat Saul Goodman ise herhalde dizideki en sevilen isimlerin başındadır. Bu yüzden olacak ki spin off'u bile yapıldı. Tabi bir de bunun yanında Mike Ehrmantraut'u anmazsak olmaz. Benim dizide sevdiğim isimleri bunlardı kısaca.


Dizinin çoğunluğu esasen Walter White ve Jesse Pinkman arsındaki ilişki çerçevesinde ilerliyor. Birbirlerine son derece bağlı ve birbirlerini çok seven iki insanın dostluğu. Tabi Walter White'ın hırsı Jesse fark etmese de ona büyük zararlar vermeye başlıyor. Büyük paralar kazanıyorlar ama paradan daha önemli şeylerini kaybediyordu Jesse. Gitgide daha hassas ve duygusal bir hal almaya başlıyor bir süre sonra. Hayatındaki bu değişimlerin sebebinin aslında Walter White olduğu ve onun alttan alta onu yönlendirdiğini fark etmesi uzun sürse de, yine de ikisinin de bir yanı hep birbirini sevmeye devam edecektir.


Gelelim benim bu diziyi en çok sevdiğim yerine; yani finaline. Yukarıda yazdığım gibi bu dizinin en büyük olayı mükemmel karakter gelişimleri. Dizideki bütün karakterler 5 sezon boyunca davranması gerektiği gibi davrandı. Kimse için neden böyle yaptı demedim. Her şey olması gerektiği gibiydi. Dizi de bu doğrultuda bitmesi gerektiği gibi bitti. Dizi o kadar güzel bitti ki, hiçbir şekilde "neden" sorusunun sordurmadı bana. İlk bölümden son bölüme kadar kafamda oynattığımda hikayeyi, mükemmel bir finalle son buldu dizi. Farklı bir şekilde bitseydi dizinin geneli hakkındaki düşüncem bile değişebilirdi. Çok dizi izlemiş biri değilimdir ama izlediğim diziler hep kötü final yapan ya da diziyi uzatma gereği duydukları için hikayeyi sündürmekten saçma bir yere gitmiş dizilerdi. Bunları izledikten sonra genelde kendimi söver halde buldum hep. Ama Breaking Bad ilk defa bana güzel duygular yaşatan bir final tadı yaşattı. Sırf bunun için bile sevilir bu dizi.


Son olarak dizinin özellikle ilk iki sezonunun yeri ayrıdır bende. O kadar gülüyordum ki izlerken, artık kendime vurmaya başlıyordum. Hatta arada diziyi durdurup dinleniyordum. Baya komedi dizisi gibi izliyordum. Özellikle de 1x2'deki küvet sahnesi gördüğüm en komik şeylerden biri olabilir kesinlikle. Uzun lafın kısası, eğer övülüyor diye beklentiler sizde ön yargı oluşturuyorsa bunu yapmayın kendinize. Mutlaka bu diziyi izleyin.

23 Mayıs 2017 Salı

Guy Ritchie TOP 5

Guy Ritchie'i fazlasıyla seven biri olarak son filmi King Arthur: Legend of the Sword'u izledikten sonra TOP 5 listesi yapmak istedim.


1- Snatch


2- Lock, Stock And Two Smoking Barrels


3- Rocknrolla


4- Sherlock Holmes


5- King Arthur: Legend of the Sword

Jodaeiye Nader Az Simin - A Separation

Bazı filmler vardır ya, hani neden daha önce izlemedim diyerek üzüldüğünüz. İşte tam da böyle bir film A Seperation. Film bittiğinde bile zihninizi kurcalayan bir şeyler bırakan, sizi düşüncelere sevk eden bir yapım. Bu tadı her film vermiyor ne yazık ki. Uzun zamandır Asghar Farhadi filmlerini izlemeye başlamayı umuyordum. Ve benim için ilk filmi bu oldu. İran'lı yönetmen Farhadi, aynı zamanla bu filmle en iyi yabancı dilde film oscar ödülünü de kucaklamış.

Film bizlere bir takım olaylar anlatıyor ve buradaki kişilerin hepsinin haksız olduğu bir taraf var. Ama yönetmen kesinlikle bir tarafa doğru yönelmenizi istememiş. Herkesin farklı kişiyi haklı bulacağı şekilde tarafsız kalmış. Hikaye içerisinde gelişen olayları izleyicinin sorgulamasını ve yorumlamasını istemiş. 2 saatte başarması güç bir şeyi yapmış ve bütün karakterin alt metnini doldurmuş. Hepsinin hikayesini, neye nasıl tepki vereceğini, karakterini izleyiciye anlatıyor. Karakter gelişimi açısından da mükemmel yazılmış bir hikaye.

Film daha çok hizmetçi kadın ve Nader arasındaki hukuk mücadelesi ve kim haklı kim haksız kavgası üzerine gibi dursa da aslında birden çok fazla hikayeyi içinde barındırıyor. Simin ve Nader'in boşanma hikayesi, Simin ve kızı arasındaki iletişimsizlik, Nader ve kızı arasındaki ilişki, kızına daha çok güvenmesi, onunla konuşması ve onun düşüncelerine göre hareket etmesi. Ve ayrıca tabi hizmetçi kadın ve kocası arasındaki hikaye de takibi güzel olan başka bir şey. Bunları ve daha fazlasını 2 saate sığdırmak gerçekten de yönetmenlik başarısıdır bana göre.

Her şey bir yana tabi ki de İran hukuk sistemi eleştirisidir de bu film. Bunun yanında ise, inançlar ve çıkarlar arasında kalan insanların davranışları, çıkarların insan davranışlarına etkilerini de çok güzel şekilde görüyoruz film içerisinde.

Mutlaka herkesin izlemesi gereken bir film. Ayrıca filmi izledikten sonra kamera arkasını da izlemenizi tavsiye ederim.

20 Mayıs 2017 Cumartesi

Soundtrack #2 - Laura Marling - What He Wrote

On Body and Soul filminde duyduğum bu şarkıyı o günden beri inatla tekrar tekrar dinlemeye devam ediyorum. Şarkının filme inanılmaz uyması da bir yana, filmin etkileyiciliğine de katkı sağlıyor. Tabi Laura Marling'in  diğer şarkılarını da keşfetmemi de sağladı. Filmler sayesinde böyle güzel sesler de keşfedebiliyorum.

1 Mayıs 2017 Pazartesi

#AyrtonSENNA

Böylesi bir isme göz yaşları döktürecek kadar büyük birisiydi Senna. Ne dense eksik kalır. Sadece unutmadık demek istiyorum.